“ELEŞTİRİDEN KAÇIŞ” ÜZERİNE


“Eleştiri” sözcüğü Yunanca ‘Critice’ sözcüğünden gelmekte ve “bir şeyi iyi ve kötü yanlarıyla değerlendirme” anlamını taşımaktadır.[1]


Mesele hukukçulara hitap etmek olunca “eleştirmek” üzerine bolca konuşacak şeyimiz oluyor. En başta var olan hukuk ile olması gereken hukuk arasında sorgulamalara düşüyoruz. Mesela bir yandan mevcut hukuk sistemlerinin tutarlılık, öngörülebilirlik, bütünsellik iddialarını eleştirirken; öte yandan da, aslında bu iddialarda bulunan hiçbir hukuk sisteminin bulunmayacağını iddia ediyoruz. Zamanımızın çoğunu ne olması gerektiği ya da ne olmaması gerektiği üzerine derin sorgulamalara geçiriyoruz. Eleştiri de tam olarak böyle bir şey ve bunu da en iyi yapan grup hukukçular sanırım. Çünkü en başta doğasının gereği olarak hukuk, adalet ve hukuk kavramlarının anlamları üzerine analitik bir düşünmeyi ve eleştirel bir bakış açısını gerektirmektedir.


Kelime kulağa biraz tedirgin edici gelse de mesele bir şeyleri eleştirmek ve üzerine düşünmek olunca, insanı insan yapan en temel özellik olduğunu hatırlayıp “eleştiriden” biraz rahatsız olurken diğer taraftan da önemini ve vazgeçilmezliğini inkar edemiyoruz. Hele bir de az çok hukuk nosyonuna sahip bir güruh isek eleştiri meselesinden uzak kalamıyoruz. Bu sebeplerle olacak ki bu yazımda bir sanat yolculuğuna çıkıp hep o çok etkilendiğim “Eleştiriden Kaçış” tablosunu inceleyeceğiz.


“ELEŞTİRİDEN KAÇIŞ”

“Niye bu tablo?” diye soracak olursanız, söz eleştiriden açılınca benim aklıma hep Pere Borrell del Caso gelir ve beni derin sorgulamalara iter bu ünlü eseri.


Dünyada, kabartma sanatı ile yaptığı ve üç boyutluymuş hissi veren eserleri ile bilinen bir ressamken ben onu ünlü tablosu “Eleştiriden Kaçış” ile tanıdım.


Tabloyu benim için özel kılan şeylerden ilki, ‘eleştiri’ ve ‘kaçış’ kelimelerinin zihnimde yarattığı paralellik algısı. Şöyle ki, ne kadar çok düşünüyor ve eleştiriyorsam o kadar çok kaçmak istiyorum. Ama zihnimdeki eleştirileri de asla susturamıyorum.


Peki tabloda çerçevesinden fırlayıp çıkmak üzere olan yakası paçası dağılmış bu çocuk neden kaçıyor? Neyden bu kadar korkmuş ki biraz da terlemiş? Tıpkı birçoğumuz gibi zihnindeki eleştirilerden mi?


Pere Borrell del Caso, 1874'te yaptığı 'Eleştiriden Kaçış' adlı bu eserinde, gerçek ile kurmaca arasında bir göz aldatmacasına başvurmuş. Çocuk, ayaklarıyla tablonun içindeyken başı, tablonun sınırları dışına taşmıştır. Şaşkın ve korku dolu bakışlarla çizilen çocuğun kendi dışındaki gerçekliğin farkına varmasıyla hayatı altüst olmuştur belki de. Tablo içi ve tablo dışı olarak adlandırılabilecek bu “iki ayrı dünya”, zihnimizin eleştirilerle ve düşüncelerle dolu olan rahatsızlık verici tarafıyla, düşünmemenin sağladığı müthiş konfor alanını temsil ediyor olabilir.


Hapsedildiği çerçeveden kaçmak üzere olan, dış görünüş olarak pek fakir izlenimi veren bu çocuğun; en başta dışardaki hayata bakışı beni etkilemiştir. İspanyol ressam, çocuğun yüzünü oluştururken adeta bizler için de sayfalarca sürecek bir duygu okuması yüklemiştir. Ben elbette sayfalarca anlatmayacağım ama tabloya her bakan bu tedirgin yüzlü kaçışa karmaşık duygularla eşlik edecek ve sayfalarca düşünecektir. Kendi hayatlarındaki “eleştiri” ve “kaçış” üzerine…


Derler ki; sanat, sanatçının dile getirdiği duyguların tüketiciye duyurulması ayrıca aynı coşku ve yaşantıların onda uyandırılması ile bütünleşir. Tablo bende tam olarak bu tarz hissiyatlar oluşturur. Sizde de eleştirinin dayanılmaz ağırlığı ile düşünmemenin müthiş konforu üzerinde derin hissiyatlar oluşturacağından neredeyse eminim.


Söz eleştirinin dayanılmaz ağırlığından açılmışken son olarak belirtmek istediğim; sorunlu ve adaletsiz bir dünyada yaşadığımız gerçeğidir. Belki de hep böyle olmuştur.[2] Hal böyle olunca biz hukukçular, kötülük ve adaletsizlik karşısında konfor alanlarımızın dışına çıkıp hukukun gerçek niteliğini ve işlevini yorumlarken hep daha fazla eleştirmekten çekinmemeliyiz. Bunu yapmaya çalışırken çoğu zaman tablodaki çocuk kadar çaresiz ve tedirgin hissetsek de şunu unutmamalıyız; hukuk kavramının anlamını, işlevini ve amacını gerçekten ortaya çıkarmayı isteyen herkes zaman zaman tablodaki çocuk gibi hissedecektir. Önemli olan ise bu göz korkutucu görevin üstesinden gelmek için hep daha fazla eleştirmektir.


En nihayetinde sözlerimi tamamlarken milattan öncesinin Atina’sında, belki de tarihin üzerinde en çok konuşulmuş davasında, demokratik rejim tarafından yargılanan ve eleştirileri yüzünden ölüme mahkum edilen Sokrates’i de anmadan geçemeyeceğim:


“Artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir.”


Stj. Av. Sena Güllü

 

[1] Ersoy, 1995; Akt: Karabulut, 2008, 240 [2] Bkz Raymond Wacks, Hukuk Kuramını Anlamak, çev. Fatma Süzgün Şahin- Serdar Ünver, Atsana Yayınları 2016, syf 6

294 görüntüleme